5 Mayıs 2017 Cuma

Hemen şurası ya ERZURUM (1 mayıs 2017)


Dediler ki trenle; Doğu Ekspresi ile KARS’a gidin. Nostaljik bir yolculuk yapın. İyi yapalım da zaman az, yol uzun! Biz de sonu ERZURUM diye belledik, nostaljiyi 4 saat daha uzatmak gerekli miydi bilmem ama Erzurum’da da görecek çok yer, yapacak çok iş vardı. Üç yemek bir kahvaltı etmeden, bir gece de eğlenmeden bir yerden ayrılmamak lazım!

Yolculuk İstanbul, Pendik Garı’ndan Hızlı Tren ile başladı, çünkü Doğu Ekspresi artık Ankara’dan başlıyor yolculuğuna. Hızlı trenle Ankara’ya gidiyor, nostaljik trene geçiş yapıyorsunuz. Bizim yola çıkmamızdan beş gün önce bildirildi ki; DOĞU EKSPRESİ bizleri Kayseri’de bekleyecekmiş. Ankara’dan Kayseri’ye otobüslerle taşınacakmışız. Yapacak bir şey yok razı olduk hem 1,5 – 2 saat aralar vermek biz gezginler için hemencecik fırsata dönüştürülecek güzel ve özel zamanlar.

Ankara’da gardan çıkıp tam karşımızda bulunan Gençlik Parkı’nda yürüyüş yapmak saatlerce oturacak bedenimize iyi gelebilirdi, karnımızı doyurup yürüyüşümüzü yaptıktan sonra çayımızı kahvemizi içer, otobüsteki yerimizi alarak yolculuğumuza devam edebilirdik. Muhteşem bahar havasında mis kokulu mor salkımların arasında olmaktan daha güzel bir şey olabilir mi? Aynen yaptık bunu. Akşam güneş batıya devrilirken, kızıl ışıklarıyla kirli görüntüleri güzelleştirirken başladı Kayseri yolculuğu, tam 4,5 saat!

17 Kasım 2016 Perşembe

Obedos (13 ocak 2006)


Portekiz’e gelmeden önce tatilimle ilgili rotamı paylaştığım arkadaşlarımdan aldığım öğüt “mutlaka yakın civarlardaki kasabaları gezmelisin” şeklindeydi... ve dördüncü günü bitirdiğimiz halde hala adı sıkça telaffuz edilen Obedos’a zaman ayıramamış olmanın sıkıntısı hafiften yüreğimi daraltmaya başlamıştı... daha sırada Estoril, Cascais vardı ki biz daha ilk sıradakini bile halledememiştik...

Sağda solda referans aldığımız insanlar bize otobüsle 1,5 saatlik bir yer olduğunu söylemiş olduğundan ve Turizm İnformasyon ofisinden de terminal ve saatler konusunda bilgiyi aldıktan sonra rahat bir şekilde son günümüzü buraya ayırmaya karar verdik (o günün Cumartesi olduğunu hiç hesaba katmamışız)... sabah terminale gittik ve Cumartesi olması sebebiyle otobüslerin olmadığını ancak trenle gidebileceğimizi söylediler... istasyon ise tam zıt yönde şehrin öbür ucundaydı... işin kötü yanı sahip olduğumuz bu hatalı bilgiyi başkaları ile de paylaşmıştık ve onlar da bizim gibi yanlış yoldaydı... neyse bir dolu zaman kaybederek istasyona ulaştığımızda aktarmalı olarak 2,5 saatte Obedos’a ulaşabileceğimizi öğrenip peşimizden sürüklediğimiz dostlarla da tesadüfen buluşarak biletlerimizi aldık... önce 45 dakika seyahatle Melecas’a gidecek oradan diğer trene binip 1 saat 45 dakika yolculuk yaparak Obedos’a ulaşacaktık... bu arada daha ilk anda 2 saati de kaybetmiştik; güne 2-0 yenik başlamıştık... hepimiz “değer mi acaba” diye bir fikir esir almıştı... hani birisi çıkıp da “boşverin yaaaaa, son günü Lizbon’da yiyip içip alışveriş merkezlerini turlayarak geçirelim” dese hemen kabul görürdü... ama kimse cesaret edemedi!

Melecas’a geldik ve artık şans bizden yanaydı, aktarma için 1 saat beklemeyecek 15 dakika sonra diğer trene geçebilecektik... tren tam saatinde geldi... önce gözlerimize inanamadık, toplam üç vagondan oluşuyordu ve içinde 3-5 kişi vardı, kondüktöre üç kere sorup teyit aldık... biz nereye gidiyorduk böyle, hala dönmek için şansımız vardı, son günü boşuna mı harcıyorduk... bir yandan da elimizdeki tarifeye bakıyor; 5 dakikada bir durulan 25 istasyon geçerek Obedos’a ulaşıldığı gerçeğine direniyorduk... sanki tarihte yolculuk yaşamış da 19.yy da vahşi batının tam ortasına düşmüştük; köyler, tarlalar, bahçeler, eski püskü evler eşliğinde tepeler, vadiler arasında adım adım ilerliyorduk... kafada kırk örümcek, yol boyunca dışa vurduğumuz acayip fantazilerimiz ve parmakla tek tek saydığımız istasyonlardan sonra tren Obedos’ta durdu... hiç kimsenin olmadığı terk edilmiş, şirin mi şirin küçücük bir istasyon... indik, ortada kimseler yok... meğer kasaba tepedeymiş, tren saatleri de biliniyor ya birden yanımızda bir taksi bitiverdi, köy ya burası, biz de Türk’üz ve İstanbul’luyuz ya -  beş kişi bir arabaya binmeye şoförü razı ettik ve yukarı çıktık... artık bekleyecek tek saniyemiz yoktu, bunca zahmete değer birşey bulmayı o kadar arzuluyorduk ki, sabrımız çatlamıştı, bölünüp de tek tek yukarı çıkamazdık... bu arada 6 günlük gezimizin en güzel havası bugüne rastlamıştı, pırıl pırıl güneş bembeyaz kümülüsler, tabloyu tamamlamak için yarış halindeydiler... sonunda EMEK ödüllendiriliyordu, her zaman olmaz ama bu sefer inat ve yılmayışımızın takdirini almıştık galiba...

İşte köy karşımızdaydı... tamamen surlarla çevrilmiş, tepede kalesiyle masalsı bir yerleşim... şehre girişi heybetli hale getiren enfes seramiklerle kaplı kemerli kapı (town gate)...parke taşlı yollar, ilerlerken iki yanınızda gördüğünüz sağlı sollu bitişik nizam evler, dış cephelerini süsleyen saksılar içindeki çiçekler, ara sokaklar, mozaik merdivenler... kısacası dünya mirası olmayı hak eden şahane bir kaleköydeyiz... yavaş yavaş gevşedik, yanlış birşey yapmamışız diye kafamızdan düşünceler özgürce uçuşmaya başladı... artık heryeri turlamalıydık... henüz kalabalık saatlerde değildik, bir iki butik otelin kapısından girip içerileri kolaçan ettikten, her kapısı açık dükkandan içeri dalıp herşeyi didik didik inceledikten sonra Kilise’lerin olduğu meydana ulaştık... yanyana konuşlanmış kiliseleri (Almshouse church ve Saint Mary’s church) gezerken seramik sanatının bu yapılarda doruğa ulaşmış olması hepimizi bir kere daha büyülüyordu... hediyelik eşya satan dükkanlarda bunların güzel örneklerini gördüğümüzde anladık ki; bu anları yanımızda götürebilmeli, bu anıları zihnimizde tazeleyecek objeler için  biraz para harcamalıydık... ama önce Kaleye çıkmak ve o yükseklikten manzarayı içimize çekmek lazımdı... tam bu noktada son derece şık bir restorantın olduğunu da hemen belirteyim... biz buralarda turlarken köy kalabalıkaşmaya başladı... kaleden gördüğümüz uzaklardaki müstakil evlerden kurulu yerleşimlerin sahipleri yavaş yavaş buraya akmaya başlamıştı... aslını sorarsanız bizim Batı Karadeniz köy ve kasabalarını anımsatan bir yerdeydik, o uzaklarda görüp akşam saatlerinde buraya akın eden kalabalığın geldiği kısımlar ise son yıllarda bizde de moda olan haftasonu kaçmak için yapılmış villa-site gibi yerlerdi... bir üst caddeye geçtik, burası daha da hoşumuza gitti, keyiften dört köşe olmuş bir şekilde dolaşmaya devam ediyorduk, nedense ayrılmak hiç içimizden gelmiyordu, anlamını bilemediğimiz bir huzur içindeydik, sürekli ne kadar güzel bir yer diye tekrarlayıp duruyorduk, ikide bir durup kahve molası vermek istiyor, sonra dükkanlara dalmak, şarap ve likörleri tatmak, çikolataları mideye indirmek gibi dertler peşinde yuvarlanıyorduk... seramikleri ve elleri çamur içinde bir köşede bu işin nasıl yapıldığını sahneleyen dükkan sahibi sanatçıyı izliyor ya da resimlerini çekiyorduk... bu arada hemen belirteyim bu kasabanın Ginja’sı yani “kiraz likörü” çok çok meşhur... tadı ise tek kelimeyle enfes... ben birkaç yerde denemek amacıyla epeycesini mideme indirdim... hele bunun çikolatalıları var ki, akıllara muhafaza... böyle bir güzellik olmaz...

(Obedos küçücük bir yerleşim olmasına rağmen tarihi çok eskilere dayandığından 13.yy.dan günümüze gelmeyi başarmış birçok yapıyı barındırıyor... bunların çoğu şimdi müze olarak açık ve rahatlıkla gezilebiliyor... tek tek gezmek gerektiğinden burada geçirilecek 5-6 saat pek yeterli değil... aslını isterseniz burada konaklamak gerekiyor, aksi halde satıhta kalıyorsunuz... Saint John Baptist church, Saint Peter’s church, Saint Martin’s Chapel gibi 13.yy da inşa edilmiş yapılar mutlaka ve ayrıntılı olarak gezilmeli... yine Kale’ye en üst noktasına kadar çıkılmalı... surların dışında, uzunluğu 3km olan ve Avusturya Kraliçesi Katherina tarafından sipariş edildiği üzere 16.yy da yapılan su kemeri (Aquadect) bulunuyor, kemerin üzerinden de fırsat yaratıp yürümeli... minik bir alanda günlere yayılabilecek bir program var...)

Sonunda akşam inmeye, sokaklarda ışıklar yanmış gün ışığında kör noktada kalıp hiç dikkatimizi çekmemiş birçok yer parıldamaya başlamıştı... trenimize 1 saat kalmıştı ki bizi istasyona götürecek taksiyle anlaştıktan sonra son kez çay, kahve içmek üzere çıkıştaki kafede mola verdik, bu arada uzaklardan tepelerin ardından ay doğmuş ve son derece romantik bir manzara oluşturmuştu, o romantik manzara yarım saat sonra korku filmine benzeyecekti... mola sırasında dalgın dalgın kasabaya veda ettikten sonra istasyona indik... hava tamamen kararmıştı, istasyonda yine bir allahın kulu yoktu ve biz 18:34 de geleceği söylenen treni beklemeye  başladık... havada inanılmaz bir nem, nemin yarattığı delici soğuk, istasyonun arka tarafındaki dik yamaç, karanlık gölgeli ağaçlar ve tepedeki dev bir topa benzeyen dolunay... tam bir korku filmi seti... yukarıda iyice hareketlenmiş kasaba ve kıyamet kopuyor, biz aşağıda köy trenini bekliyoruz... bir yandan da yine onlarca fantazi üretiyor bu arada köye nasıl da bayıldığımızı birbirimize anlatıyor ve kikirdiyoruz... çünkü bir sussak hepimiz boyut değiştireceğiz ya da öyle sanıyoruz... ben içimden trenin gelmeyeceğini söylüyor ve hatta o gece burada kalacağımız falan düşlüyorum... rayları dinliyoruz; tık yok... yok yok yok... ama saat tam 18:34 tren önümüzde bitiyor, hepimiz hayretler içerisindeyiz, trene atlıyoruz... yine 25 küçük istasyon, yine Melecas ve yine aktarma... tam 2,5 saat sonra açlıktan bitap bir şekilde Lizbon’dayız... herşey bu kadar.. sabah bir rüyaya yattık ve o rüyadan Sete Rios’da uyandık... keyifle geçirilen zaman niye bu kadar acımasız olup elimizden hemen kaçıveriyor ve bizi terk edip gidiyor... ruhlarımız mı tahammül edilmez varlıklar yoksa bedenimiz mi... hep istediğimiz yerlerde ve anlarda olmayı niye başaramıyoruz... azıcık tatmaktan, tadarken de zevkten bayılmaktan ziyade döndük ki; ruhumuz tok ama karnımız aç... hedef Docas’larda gece yemeği... Obedos mu, o hayallerimizdeki yeni süslerden biri artık... hep bir kez daha orada olmayı dileyeceğimiz muhteşem yer, dünya çok büyük insan ömrü ise dünyayı sığdıramayacak kadar kısa... dostlar ise ölümsüz...

14 Kasım 2016 Pazartesi

Bir Başrol Olmalı - SİLLE (12-13 kasım 2016)


Avrupa’nın en güzel köyleri, Toskana’da cennet kasabalar, Fransa’da küçük şatolar, Provence bölgesindeki eşsiz yerleşim yerleri, uğruna şarkılar bestelenmiş Positano, Portofino. Durmadan bunları duyuyoruz, sürekli bizlere pazarlanıyorlar, televizyonlarda hep izleyip, seyahat eklerinde bunlarla ilgili yazıları onlarca kez okuyup, imrendiriliyoruz. Aklımızı başımızdan alan en romantik, içimizi gıdıklayan en eğlenceli filmler hep buralarda çekiliyor ve finalde yemin ediyoruz, ilk işim buraya gitmek olacak diye!

Ben ülkemde gezerken, nedense el değmemiş, ağırlıklı olarak harabeye dönmüş, yıpranmış, eskimiş ve aslında pek de bol olan, öte yandan yirmi tanesi bile onarım, restorasyon süreci yaşayamamış, yazık edilmiş küçük yerleşimlerde, kendi filmimin içine düşerim. Perdede orayı cennet gibi yaratır, başrol oyuncusu olarak da mutlu sona koşarım. Pek çok örnek verebilirim bunlara, yıllar önce gittiğim Uçmakdere, bir zamanlar dünyadan haberi olmayan Sığacık, hayran olunası Adatepe; şimdilerde artık herkesin bildiği yerler ve çoktan yükünü tuttu gitti ama yıprandı, o derece hoyratça harcandı. Kısacası filmin sonunu herkesler öğrendi.

Gökçeada’nın bütün köyleri mesela, hepsi ayrı bir filmdir benim için, oynamaktan bıkmazsınız. Peki ya hiç bilinmeyenler; Trakya, Ege, Marmara, Batı Karadeniz, Doğu Karadeniz, İç Anadolu, Akdeniz ve tümüyle Doğu illerimiz, sayısız köye, kasabaya sahip değil midir?

İşte bunların içinden sıyrılıp şansı yakalamış en son yerlerden biri de SİLLE. Esas itibariyle, yenilenme, bakım görme, insanların bilgisine sunulma sürecine girdiği için sevinmeli mi üzülmeli mi henüz tam ayırt edemesem de, çokça başarılı olmayan restorasyonların ağır darbelerine henüz tümüyle maruz kalmamış bu güzeller güzeli köyü gördüğümde hayallerime inanamadım.


Köye girdiğim anda büyülendim, bu bölgede böyle bir yer olması beni çok şaşırttı. Pürüzsüz Konya Ovası’nın bir yerinde sipsivri tepelerle kuşatılmış çok eski tarihi ve aykırı bir yer, ovaya meydan okurcasına oracığa konuşlanmış.

Anadolu’daki en eski yerleşim alanlarından biri, tarihi MÖ.5000-8000.lere kadar dayanıyor, Anadolu’nun Türkler tarafından ele geçirildiği döneme kadar Hristiyanlığın en önemli dini merkezlerinden biri, Türkler zamanında ise Ortodoks
Karamanlıların Köyü oluyor. Mübadele zamanı bu halk, Rumlarla birlikte Yunanistan’a gönderiliyor, Türk kökenli Hristiyan kavmin bir kolu bugün Yunanistan’da yaşamaya devam ediyor. Herkes onları Yunanlı kabul ediyor. Trajedik bir ortada kalmışlık.

Göç olur da geride terk edilmiş evler, kiliseler olmaz mı? Yine 1000 yıl önce Orta Asya’dan gelenler kendi medeniyetlerini inşa etmez mi? Köyü gezerken bu sentezi çok iyi hissedebiliyorsunuz. Kiliseler malumunuz, sayısız, mağaradan tutun da gayet büyük emekle inşa edilmiş taşyapı olanları da var, kiliseden dönüştürülmüş ve bu dönüşüm sade, basit, şirin tahta bir minareyle halledilmiş, gözü ve gönlü okşayan camiler ise keza. Hatta oraya uygun şekilde yakın geçmişte (18.yy gibi) inşa edilenler de eskilerle yarış halinde. Hepsinde Selçuklu mimarisinin zarif, gösterişsiz ve benim için mükemmel hali mevcut ve gözleri yormuyor, kendine hayran bırakıyor. Güzeller güzeli, makyajsız bir kadın gibi.
 


Hemen iki örneği görüyor ve ziyaret ediyoruz. Aya Elenia Kilisesi ve Müzesi heybetli hali ile dikkati çekiyor, restorasyonu tamamlanmış bu eski kilise zaten daha önce mağara kilise olan bir alanda inşa edilmiş, ayrıca Sille’yi çevreleyen tepelerin etekleri mağara kilislerle dolu. Hepsini tek tek gezme imkanı var. Aya Elenia Kilisesinin içi oldukça güzel, ikonalar, tavan süslemeleri, minber hepsi enfes. Hayranlıkla izleyip bol bol fotoğraf alıyoruz.

İkinci örneğimiz ise Sille’ye en tepeden bakan küçük Karataş Camii. Aslında çok da eski olmayan bu camii epeyce harap olmuşken 2007 yılında restore edilerek hizmete açılmış küçük ve sevimli bir ibadethane. Hele dışındaki tahta minare insanları kendine çekmeyi başarıyor. Camiyi, minicik avlusunu ve pek sade olan içini geziyoruz. Tahta kapı, tahta minber, hepsi görmeye değer.


Köye bu noktadan bakarken, Konya’dan 20 dakikalık araba yolculuğu sonucu ulaştığımız köyün kapısı, dolaşırken içinden geçtiğimiz dar sokakları, evleri, Tarihi Sille Hamamının yerini tekrardan tespit ediyoruz. Bu arada her ne kadar yıkılmış da olsa, hayalet bina görünümünde etrafa gerilim de salsa, karşımıza çıkan evlere hayranlıkla bakıyoruz. Girişteki evlerin neredeyse tamamı kafe, butik otel ve restorana dönüştürülmüş. Bu arada otel mi tarihi eser mi insan zor ayırıyor, gerçekten çok güzeller. Bu noktalarda kahve molası vermek anlatılmaz bir keyif. Karataş Camii’nden aşağıya kestirme yollardan ya da mahallelerin içinden geçen ve birbirine bağlanmış dar sokaklardan iniyoruz. Taşlar ilgimi çekiyor, evlerin yapıldığı taşlar, yine duvarların örüldüğü taşlar; gözüme çok güzel görünüyor, meğer buraya özgü imiş bu taşlar. Evler de hep bu taşlardan yapılırmış.


Yine ana merkeze doğru ilerlerken mum yapım atölyesine rastlıyoruz, o kadar kalabalık ki içeri giremiyor, sadece dışarıdan bakıyorum. Yalnız mumlardan yayılan aromatik kokular çok güzel, Sille mum yapımıyla ünlü bir yer. Tarih boyunca burada mum imalatı yapılmış hep. Diğer bir sanat ise çömlek yapımı, zaten kafelerde ikram toprak fincanlarla ve bardaklarla yapılıyor. Yok olmuş bu sanat yeniden canlandırılmış anlayacağınız ve hayatın içine dahil olmuş.

Dolaşmaya devam ederken tarihi Sille Hamamı’nın yanından geçiyoruz sonrasında ise ÇAY Camii. Aslında hamam buradaki en eski yapılardan biri, 800 yıllık bir bina ve çayın hemen yanında yer alıyor. Çay mı? Sillenin yanına kurulduğu, şıkır şıkır akan çay, yani akarsu. Çayın kenarındaki cami de elbette  ÇAY Camii olarak adlandırılmış.

Çayın öte tarafında yükselen tepelerin eteklerinde sayısız mağara kilise var, bu kiliselerin baktığı tam karşı tepelerde ise çok eski mezarlar. Mezar taşları o kadar fazla ki; bir an dikilitaş tarlası gibi bir manzara algılıyorsunuz.

Filmi unutmayalım. Çayı, dar sokakları, taş duvarları, minik ibadethaneleri, hamamı, okulu, lokanta ve kafeleri, meydanı, harap evleri, tepeye dolana dolana çıkan yolları hayalimizle gözden geçirelim. Asla Disneyland ya da şeker hamurundan yapılmış pasta gibi olmayan, çirkin, rengarenk hale getirilmiş sevimsiz yeni şehirlere benzetilmeden, sadece küçük dokunuşlarla zamana karşı güçlendirilen yapıların zerafetle yenilendiğini düşünelim. Kapıların üstünden, pencerelerden sarkan çiçekler, duvarları saran sarmaşıklar, akarsuyun kenarında yemyeşil ağaçlar getirelim aklımıza, düşleyelim. Ne farkı var dünyadaki

diğerlerinden? Aslında en fazlası bu topraklarda, en dokunulmazı, en bozulmamışı, en güzeli. Tek yapmamız gereken, değerini bilmek.

Zamanımız kısıtlı, benimkisi sadece günlük bir ziyaretten ibaret. Buraya uzun soluklu gelmek ve her yerini eksiksiz gezmek, havasını yaşamayı tercih ederim. Bu tadımlık ziyaret bana gelecek günlerim için plan yaparken bir seçenek daha kazandırdı. İnsanın ömrü çok kısa, nereye kullanacağını bilemiyor. Gezmek ise ne yazık ki bir ömre sığmıyor, tıpkı okumak gibi.



21 Ekim 2016 Cuma

ACIYI BAL EYLEYEN - URFA (15-17 ekim 2016)

Sonbaharı seviyorum, hele bu mevsimde yazı yaşayabilenlere bayılıyor ve çok kıskanıyorum. 
Madem öyleyim dedim; gündüz yazı, gece kışı yaşayabileceğim en mutlu yerlerimden biri olarak seçtim Urfa’yı. Bunda, kaçıncı gidişi bilmiyorum ama sesini çıkartmadan razı olan gezgin arkadaşımın da payı büyük, çünkü kendisi yarı Urfalı. Her neyse sağolsun beni (ki ikinci gidişim), gezgin diğer kankimizi ve ilaveten aramıza kattığı ve çok da iyi yaptığı dördüncü ile düştük yollara. Aslında uçakla olunca yola da düşülmüyor ama olsun. Uygarlığın beşiği, herşeyin aslında pek de farklı olduğu yine de bizden diye bayıldığımız farklı bir kültürün kucağındayız. Farklı diyorum, farkı mutfakta hemen hissediyorum çünkü;  gerçekten tüm Türkiye’de bütün mutfaklar karıştığı halde nedense Urfa’da böyle bir karışma durumu sözkonusu değil. Bakalım nereye kadar, çok yakında cafe-bistro, krep, makarna, pizza ve taze yeşil fasulye toplumu haline gelebilirler. Sahi ben Urfa sınırlarında fasulyeye rastlamadım. Adamlar mısırcı olmuşlar, bir ekmek yapmadıkları eksik ama fasulye inatla yok. Geçelim artık bu faslı, isot, biber, patlıcan, domates yeter gider… Yakamıza taktığımız eşarp, iğne gibi her öğün ve yemekte bu ekip hep var, hep var, hep var. İyiki de var. Bayıldım.

5 Ağustos 2016 Cuma

MODA’LYONUN DİĞER YÜZÜ (5 agustos 2016)



Davulun sesi uzaktan hoş gelir ya, görüntüsü de uzaktan hoş gelen şeyler vardır bence; mesela haliç uzaktan bakıldığında hayranlık uyandırır, parmağını sokabilir misin acaba? Gece ışıl ışıl boğaz şahanedir ama gündüz pislikleri görünce tüylerin ürperir, İzmit Körfezi havzası, bakınca hayran kalırsın da tek balıkçık görebilir misin sularında?

İşte öyle bir gerçeklikle yüz yüzeyim yıllar sonra. Bebekliğimin geçtiği evin yakınına 45 yıl sonra geldim ve yerleştim. Zaten 31 yıldır da Kadıköy’deyim ve ne zaman kafamı dinlemek istesem kendimi çarşıya atar, mühürdardan çıkarak Moda’ya koşar, sonra ara sokaklarda dolaşıp Bahariye’den iskeleye inerek tekrar evime dönerdim. Şimdi zaten içindeyim dolaştığım yerlerin ve bugüne kadar göremediklerimi, yaşamadıklarımı yaşayarak kederler içindeyim.

22 Nisan 2016 Cuma

Türkiye bitse Kapadokya bitmez. (2-3 nisan 2016)

  Gün gelir, listenizde Türkiye’de görülecek hiçbir yeriniz kalmaz, gidecek, gezecek yer bulamayabilirsiniz, ömrünüz yetmiştir ve ayak basmadığınız nokta kalmamıştır. İşte o gün geldiğinde usanmadan, aklınıza estiğinde, canınız yer değiştirmek istediğinde kalkın gidin Kapadokya’ya… “Kapadokya’ya gitmek” bitmez, Kapadokya’dan bıkılmaz, her yıl hatta her altı ayda bir koşarak kucağına atlayın, sarılın, teslim olun, sığının bu dünya şaheserine.

Evrende her şey yaratılmış, yaratılmış ama bazıları; özenle, bol zamanla ve büyük emekle… Bir deli yapıt, bir olağanüstü çaba, paha biçilmez bir eser. Kimi zaman böyle olur bu işler; biri diğerine uymaz, sıyrılır gider diğerlerinden açık arayla. Ne büyük mutluluktur varlığı bunların.

Ben ne yazık ki orta yaş olgunluğumda bu güzelliği görebildim, erteleye erteleye bu yıla kadar geldim ama; bu aklımla, bu birikimimle, bu algımla gördüğüm için de çok şanslıyım. Öyle tadını aldım, öyle kana kana içtim ki Kapadokya’yı, “görmeden ölmeyin” , “okumayın, bakmayın, seyretmeyin - hemen gidin” diyorum.

Ürgüp; benim ve arkadaşlarımın konakladığı merkez mekandı gezimde. Sabah 6.30 uçağıyla erkenden gelmiştik İstanbul’dan ve henüz afyonumuz patlıyorken oturmuştuk kahvaltı masamıza, Orta Anadolu’nun vazgeçilmezi gözlemeler, zeytin, peynir, yumurta, çay eşliğinde mis gibi doyurduk karnımızı ve hemen turlamaya koyulduk. Zira kaybedilecek tek dakika yoktu.

Özgür atların ülkesindeydik ve hemen atların bizi beklediği çiftliğe gittik. Kahvelerimizi içtikten sonra, lider atımızı yöneten bakıcının yardımıyla atlarımıza bindik ve bir saatlik turumuza başladık. Vadinin özgün coğrafyasının içinde ilk atlarla yaptık gezimizi. Peribacalarının arasında toz toprak içindeki patikalardan geçtik, sağlı sollu asma kütükleri ayrı bir güzellik iken doğayla nasıl birlik içinde yaşandığını ve taşı toprağı onunla nasıl paylaştığını gördük insanların. İnsanlar; bizim insanlarımız, vahşi ve zor doğanın üstesinden gelmeyi bilmiş ama bugüne kadar onu yok etmemiş güzel insanlarımız. Büyülenerek devam ederken yolumuza, atların güzelliğini ise ayrıca söylemek istiyorum. Coğrafya bizi büyülüyor ama atlar resmen bizi hipnotize ediyor. Bence dünyanın en sevgi dolu, en akıllı ve vicdanlı hayvanı, itiraf ediyorum atlara aşık oldum. Biz insan olarak ilk gördüklerimizden kaçarken, dokunmaya bile cesaret edemezken, üstünde 63 kilomla zıpladığım bu kutsal hayvan beni adeta kucaklamıştı. Sevgi bu olmalı. Vadiyi kısa bir turla gezdikten sonra çiftliğe dönüp onlarla vedalaştık. Üstümüze sinen atlarımızın kokusu ise gezinin sonuna kadar bizimle birlikteydi.

24 Ekim 2015 Cumartesi

MARDİN’DE İKİNCİ MEVSİM (9-11 ekim 2015)

Bir havalimanı klasiği yaşıyoruz tatil yolunda; üst baş dağılmış, eşyalar sepetlere koyulmuş, orandan burandan ses getirecek metaller çıkartılmış, ortalığa saçılmış halde her şey,  devrilmiş yap-boz gibi şekil şekil parçalarımızla güvenlikten geçiyor ve temize çıkıyoruz.

Tam güvenli olduğumuz tespit edilip de kendimizi toparlayıp uçağa koşmaya başlayacakken arkamdan bir ses duyuyorum: SAÇLARIN MÜTHİŞ ABLA! Topuğumun üzerinden topaç gibi vınlayarak dönüp genç memura kocaman gülüyor; “sağol ya sahi mi” diye geveliyorum bir şey, hem şaşkın, hem mesut ve bir o kadar da komik.

Böyle başladı Mardin seyahati. Başlarken belliydi her şey. Bildiğin en güzel şey işte.

4 Ekim 2011 Salı

Acıbadem Dergisi Ropörtajım (tam metni)

Çok klasik olacak ama Zeynep Sağlam kimdir?

Klasik bir yanıt. 1968 yılında İstanbul'da doğdum, çocukluğum ve ilk gençliğim İzmit'te geçti, üniversiteye başladığım yıl tekrar İstanbul'a döndüm ve 1985 yılından beri Acıbadem'de yaşıyorum, ailem babamın işi nedeniyle 1992 yılında Acıbadem'li olabildi. Hobilerine zaman ayırmayı becerebilmiş, yaşamın başka tatlarından da faydalanmayı başarabilmiş bir Elektronik-Haberleşme Mühendisiyim. 18 yıl mühendis olarak çalıştım. 2006 yılında ara verdiğim çalışma yaşamımı 2008 yılında tamamen sona erdirdim.
Yazmaya 1998 yılında başladım. Bunun en büyük nedeni hafızasızlığımdır. Katiyen aklımda birşey tutamam. Gördüğüm, gittiğim yerleri unutmamak için notlar tutarken kendimi gezi yazıları dünyasında buldum. Ardından makaleler, denemeler ve sonunda da kitap geldi.
Bugün çalışmıyor, emeklilik için yaşımı bekliyorum. Son torba yasa sayesinde aftan yararlandım ve bir aksilik olmaz ise ikinci üniversiteyi okumaya niyetliyim. İstanbul Üniversitesi-Felsefe Bölümü öğrencisi olmak için başvurdum.
Beni Acıbadem Caddesinde hergün yürürken görebilirsiniz, yazmak gibi yürümek de benim en büyük tutkum.

İş hayatını bırakıp, gezgin olmaya nasıl karar verdiniz? Sizin için bir kaçış mı, yoksa bir özlem miydi? Süreci ve hissettiklerinizi anlatır mısınız?

Aslında gezgin olmak için iş hayatımı bırakmadım, böyle dersem haksızlık etmiş olurum. İş hayatını terk etmek biraz zorunluluk oldu ama bu zorlama benim için tercih edilen bir yaşamın başlangıcı da oldu. Kaçış ve özlem demeyeyim ancak bu durum benim böyle bir hasretim olduğunu bana fark ettirdi. Sonuçta kaçışı daha önce yapmalıydım diye bağlayabilirim. Olanaklarım yetse tam bir gezgin olurum hem de hiç düşünmeden, gezmek dünyanın en güzel şeyi. Gezgin olarak anılmak ise benim için büyük mutluluk.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Bodrum (mayıs-haziran 2011)

Yıllar sonra Bir Bodrum Yazısı


Artık yazan yok, yazılsa bile zaten okuyan da yok. Tükettik Bodrum’u, eskittik, bitirdik, yok ettik belki. Yıllar önce bıktık, bir kenara attık; sanki eski bir terlik gibi. Yalnız öyle bir alışkanlık var ki, arada sırada ayağımıza geçirip, şıpıdık şıpıdık yollara düşesimiz geliyor. İllaki bir uğrayıp halini hatırını sorasımız geliyor. Özlüyoruz sıla gibi, çocukluğumuz, gençliğimiz gibi, kaybettiğimiz büyüklerimiz, dostlarımız, sevdiklerimiz gibi. Eski resimlere bakıp da iç geçirdiğimiz yerleri özlediğimiz gibi.

Yıllar itibariyle çeşit çeşit koylarının da keşfi ile el sürülmedik yeri kalmamış Bodrum’un. Zamanında köy, koy, yolu suyu yok diye rağbet görmemiş, mis kokulu mandalina,limon bahçeleri ile çevrelenmiş, üç beş evden oluşan o eski yerlerden şimdi pek kalmasa da içinde yaşadığınız an’ın geçmişle yaptığı gelgitleri yaşamak ve aynı anda hüznü, kederi ve keyfi tadabilmek adına orada olmak güzel. Tercihimden mutluyum.

27 Nisan 2011 Çarşamba

TARAKLI-GÖYNÜK (19 Mart 2011)

Bir Perde Açılır ve Güneş Yüzünü Gösterir Bize


Her gezi ruhumuza yaşamsal bir iz bırakır. Biz bu izlerin verdiği güçle zaman yolculuğumuza devam ederiz. Beden enerjisini yediklerinden alırken ruh bambaşka kaynaklar kullanır. Kullandığı bu kaynakları ise paylaşır, aktarır veya “eğer isterse” evrenin uzaklarına doğru bir yolculuğa çıkarır. Önemli olan bu yolculardan birine rastlayabilmek, taşıdığı izleri görebilmek ve onunla iletişime geçebilmektir.

Yaşadığınız şehir mevsimin en sert, soğuk ve fırtınalı gününü yaşarken yolculuk niyetinizi ertelemek gibi bir hatayı yapmazsanız, yolunuzun bir satırbaşında perde tekrar açılır ve güneş, en aydınlık, en gülen yüzüyle tepenizde ışıldamaya başlayabilir. Benim başıma bu çokça kereler geldiği için artık yola çıkarken tüm doğanın benden yana olduğuna adım gibi eminim ve yıllardır da hiç yanılmadım. Rotam Taraklı, Göynük idi bu seferinde ve perdem Sapanca’da açıldı. İlk mola yerinde güneşle selamlaştık yine, işte bu serin Mart gününde!

Göynük ve Taraklı eski Bağdat Yolu’nun güzergahı üzerinde bulunan ve tarih boyunca hep kentli kalmayı başarmış son derece değerli iki belde. Her yerinde buralarda yüzyıllar boyu yaşamayı seçmiş kavimlerin izlerinin olması beklense de ne yazık ki bugünlere gelenler, en son uygarlığın bıraktığı nişanlarla sınırlı. Her gelen, bir önceki kentin üstüne yuvalanmış ve kendi şehrini inşa etmiş olduğundan çok eski çağlardan miraslar bulamıyorsunuz. Son yerleşenler Osmanlılar olmuş ve gerek Taraklı gerekse de Göynük, Osmanlı’nın özellikle de son 150 yılın izlerini fazlasıyla taşıyor. Kuzey Anadolu’ya özgü mimarisiyle gözümüzü okşayan enfes evler, henüz Barok stil ile yozlaşmamış camiler, hamamlar, köprüler hepsi son derece güzeller.

22 Şubat 2011 Salı

Bozcaada (Ağu 2003-2008)


Yine de her dem Bozcaada!

Öyle çok uzak değil aslında. Hemen yanıbaşında. Çanakkale’ye gelip de Geyikli’den bir gözucu bakış attığında hemen karşında. Elini uzatsan sanki değiyorsun ama nedense kolay kolay erişemiyor, avuçlarına alamıyorsun. Bu denli nazlı, bu denli kaprisli, bu denli zehirli bir sevgili. Canını alıyor, kanını kurutuyor, özlemden delirtiyor ve daha ilk adımını atmadan yorgunluktan gebertiyor seni.
 
Emek verilerek elde edilenlerin tadını en sevdiğin şeylerle ruhuna kattığın zaman zevkten bitersin ya, gittiğinde bir kadeh kırmızı şarapta sona eriyor tüm zahmetlerin. Bu ada işte öyle bir ada! Benim gibi söyleyecek sözü hiç bitmeyen bir geveze kalemi bile yedi yıl beklettiğine göre var burada bir gizem, bir cazibe. Belki platonik takılmak mı hoş geldi bilemiyorum ama iki gidiş arasına uzun zaman sokunca yazacak fazla şey de bulamıyorum. Yazılmaz yaşanır. Hem de acilen, iyice elden gitmeden.

8 Şubat 2011 Salı

Kitabım Çıktı!

Yaşamayı 400 Günde Öğrendim

.... Şimdi düşündükçe ilk verilen kararların doğru ve vazgeçilmez olması gerektiğini görüyorum. Sınavlarda özellikle fizik, matematik problemlerinde ya da çoktan seçmeli sorulara verilen yanıtlarda hep ilk yaptığınızın DOĞRU çıkması gibi bir durum geçerliydi. Yaşama dair değil de maddesel bir planlama ya da başka deyişle elindekilerle hayatı en güzelinden sürdürme gailesiydi esas olan ve bilmediğim bu yolda her gün yeni şeyler öğrenerek ilerleyecektim. Ama bu henüz çok gizliydi; kendime bile açıklamaktan çekindiğim, kaygılandığım bir sırdı bu. İçin için kıkırdıyor, aklım¬dan edepsiz şeyler geçer gibi utanarak düşünüyordum hep. Bana bir çeşit ahlaksızlık gibi gelmişti veya içimde nasıl bir şeytan saklamış ve bunu açığa çıkartmamıştım diye de acı acı şaşırıyordum....
Ben çalışmayı hiç sevmemiştim. İş yaşamında zevk aldığım, keyiften kudurduğum hiç olmamıştı. Böyle bir ruh hâli zaten olamazdı, büsbütün yalandı, kandırmacaydı. Bu âlemden çekilmem; yerimi isteyenlere bırakmam ve birtakım pozisyonları işgal etmemem en dürüstçe davranış olacaktı. Hem zaten hiç kimse vazgeçilmez değildir dememişler miydi? Onlar değil de ben vazgeçsem ne değişirdi? Kaçıp sığındığım bu yeni dünyamdan haberler iletmek ise namus borcumdu. Oturdum ve yazdım.
Facebook'ta BEĞEN

22 Ekim 2010 Cuma

GECE UÇUŞU ve ŞARAP (BERLİN dönüşü-2004)

Bundan dört ya da beş yıl önce iş seyahati nedeniyle üç arkadaş Berlin’e gitmiştik. Tam 6 günlük bir seminere katılacak arta kalan zamanlarımızda da mesleğimizin “yeşil” tarafı ile ilgili olarak, meslektaşlarımızla bilgi alışverişinde bulunacak, teknolojinin doğa dostu yanlarını öğrenecek ve sorumluluklarımız hakkında bilgi sahibi olacaktık. Sabahın sekizinden akşamın altısına kadar nefes almadan salondan salona koşturuyor, Avrupa ülkelerinden gelen meslektaşlarımızla konuşuyor, dokuman topluyorduk. İşin en gülünç tarafı da Türk ve müslüman bir toplumun Elektronik Mühendisi olarak üç kadını göndermesine duyulan şaşkınlığı gidermek için bir seminer salonu dolusu erkek insana laf anlatmakla meşgul oluyor, ülkemizin aydınlık yüzünü, burnu büyük Avrupalılara gurur ve onurla gösteriyorduk. Sanırım bizden başka ortalıkta on kadar daha kadın vardı ve bunların ikisi; yine Türkiye’den giden diğer firma elemanlarıydı.

İşi iyice abartmıştık. İçimizdeki hamile arkadaşımızın dışında kalanımız, öğlen yemekleri de dahil olmak üzere düzenli olarak şarap içiyorduk. Zaten seminerlerin sıkıcı taraflarını bu içtiğimiz şaraplar büyük ölçüde hafifletiyordu.

UÇMAKDERE (3 Ekim 2010)

Rüyalarınız gerçek olsun - Uçmakdere


Ekim ayı bize yılın en güzel günlerini sunar. Ülkemiz coğrafyasında daha doğrusu bulunduğu konumda yılın en tatlı günleri Ekim’e rastlar. Gündüzleri sevecen sıcaktır, zaman zaman pamuk bulutlarla örtülen, zaman zaman da parlak ışıklarıyla iliklerimizi ısıtan güneş daha hoşgörülü yaklaşır bize. Akşamları ise nazlı serindir Ekim’in; azıcık üşütür. Kalın hırkaları giyip de içimizi ısıtmak ama asla soğuktan donmamak sürecini bu ayda yaşarız. Renklerin yıllık bayramıdır Ekim, hepsi en edepsiz cümbüşü bu ayda yapar, tüm güzellikler çevremizde uçuşur, başımız döner, nefesimiz tutulur. İşte böyle yaşanılası, böyle leziz, böyle tatlı zamanlarda mutlaka bir yerlere gitmek, gezinmek, bu güzellikleri içime çekmek için asla kaçırmam Ekim günlerini.

Ve sonunda, iki yıldır gitmek istediğim ancak bir türlü fırsatını bulamadığım Uçmakdere çıkartmasını başarıyla yaptım. İşte yılın bu renk bayramında, harika bir günün eşliğinde, Trakya’nın elde kalmış son zenginliğine günlük bir gezi ile icabet ettim.

Uçmakdere; Tekirdağ’ın Şarköy ilçesine bağlı, bir ayağa dağda bir ayağı denizde olan, doğa harikası, hiç bozulmamış şimdilerde nüfusu 150 civarında olup bir zamanlar kalabalık, güçlü, güzel ve tarihi geçmişi olan bir köy. Bize Rumlardan yadigar, 1922 nüfus değişiminde Türkleşmiş, o zamandan beri biraz değişse de geçmişin izlerini koruyabilmiş son derece naif bir yer. Tabii bunda sit alanı olmasının da çok etkisi var ama son yıllarda yaşadığımız doğa katliamları ve yerleşimlerimize düzenlenen vandal saldırılar her an burayı yok edebilir endişesini de taşıyabiliriz. İstanbul’a yakın olması birkaç yıl içinde ciddi bir talan yaşayacağının ilk işaretlerini vermeye başlamış; bizim oraya gittiğimiz haftasonu, köyün tepelerden yılan gibi kıvrılıp bükülen yolunun asfaltlanması birçoklarını sevindirse de benim yüreğimi acıttı diyebilirim. Nitekim Bodrum’un 40, Alaçatı’nın 15, Maşukiye’nin 20 yıl önceki halleri de böyleydi ve düşman ilk gelişinde törenlerle karşılanmıştı; oysa bu yerlerin ve burada yazamadığım birçoklarının yerinde bugün yeller esmekte, hepsi görgüsüz, zevksiz ve saçma sapan değişimlerle rezil edilmiş durumdalar. Umarım Uçmakdere’yi yıllar sonra gördüğümde bugünkü haliyle bulabilirim.

İYONYA (18-22 Eylül 2009)

Güz Yollarım, Sarı Yollarım, Yalnız Adımlarım...

Sonbahar tutkumun izine giderken düştüm Ege kıyılarına. Bağbozumlarının sonu gelmiş, incirler taze-kuru haliyle tezgahlardaki yerlerini almış, ayvalar iyice sarıya durmuş ve narlar dallarında çatlamaya başlamış. Her şey ve herkes tam istediğim, beklediğim gibi.

Yolumun başı ise Alaçatı. Son 3-4 yıldır sürekli hakkında yazılanları okuduğunuz, dergi ve haftasonu eklerinde resimlerini gördüğünüz, damdan düşer gibi hayatınıza sokulmuş, entel sohbetlerin başrol oyuncusu olmuş - muhteşem Alaçatı. İlk kez görenlerin hayranlıktan bayıldığı, eski halini bilenlerin ise düş kırıklığı ve iç burukluğundan burnunu çektiği, eski halinden eser kalmamış Alaçatı. Aşağıdaki paragraf burayı ilk gördüğüm 1998 yılında yazılmıştı:

...Şanslı İzmir’lilerin ve aklını iyi kullanan diğer şehirlilerin mekan tuttuğu, her şeyiyle her isteğe cevap verecek çok güzel bir EGE yerleşimi burası... dantel kıyıların oluşturduğu havuz görünümlü koyları, burnunuzun dibindeki SAKIZ Adası, durmak bilmez rüzgarı, olağanüstü gün batımlarıyla iliğinizi kemiğinizi dinlendirebileceğiniz sakin, huzurlu biryer... Alaçatı eski rum evleri, bozulmamış arnavut kaldırımlı dar sokakları, sessiz ve sakinliği ve de tam orta yerindeki meydanda - az ötedeki fırından aldığınız ev yapımı tadındaki kurabiyelerin eşiliğinde çayınızı içebileceğiniz serin çay bahçesiyle anılarınızdaki yerini hemen alıyor...

Belki onbeş, belki yirmi yıl öncesinde çok daha farklıydı belleklerde! Ben böyle not etmişim Alaçatı’yı 98’de.

PORTEKİZ (10-16 Ocak 2006)

Renklidir belki de Hüzün ...

Avrupa kıtasının son durağındayız... Portekiz... hani kıyıdan usulca sokulmuş da zorla kendini karaya atmış, bir garip toprak parçası burası... hayretlere düşeceğimiz bazı konularda tekel olmuş aslında... açık denizler buralardan sorulur, yüzyıllara imza atan kaşifleri beslemiş, kahvenin duayeni (eh adamlar Brezilya’yı keşfetmiş), şarap mantarlarının yapıldığı tek meşe türünü yetiştiren topraklar... yer gök okaliptüs ağaçları ile dolu, meğer bu konuda da birinci üreticiymiş... haliyle gözlerimiz koalaları arıyor ister istemez ama bulamıyoruz çünkü onlar beni (bizi) uzak kıtalarda bekliyorlar-birgün mutlaka (kendim için değil sadece sizin için)... bir garip memlekete gelmişiz; yalnız, yapayalnız bir kenarda, köşede, kendinden pek ödün vermeyen, Avrupa’nın zavallı son kıyıları... Sömürgeciliğin fakirleştiği ve bugünlere;  zenginliğini ve en önemlisi de sömürme-yok etme zihniyetini taşımamış kalender ülke... Birleşmiş Avrupa’nın üvey evladı, utanç duyulan çirkin, hergün itip kakılan en küçük kardeş.. daha ne denir bilemiyorum, söylenecek ve yazılacakları artık bir kenara itip kalanını gidip gördükten sonra kendi yorumlarını üreteceklere saklıyorum... ama biliyorum ki ben bu ülkeyi çok sevdim, hep geçmişte yaşayan ruhum tüm aradıklarını sanki burada buldu... herşey basit, dingin, doygun, sade, aşırılıklar yok... bu söylediklerim AVRUPA diye işlenen mantık çerçevesinde dile getirilmiş özellikler olup, daha mistik ya da sofistike yerler için yüzdeyüz zıt sayılabilecek unsurlar.

Başladım köy köy, sokak sokak dolaşmaya... kulağımda beni hiç terk etmeyen ve son günlerde sürekli dinlediğim Peru şarkısı (George Dalaras-el preso numero nueve) gizliden bana eşlik ediyor, ben bu iç sesimle iyice gaza gelmiş şekilde arşınlıyorum ortalığı, o eski pis binaları, sokakları, taşları, kapıları yudumlaya yudumlaya içiyor, şişiyor patlayacak gibi oluyorum... allahım mutluluk bu olsa gerek, bu nasıl memleket... eskiyi geçmişi, tarihi daha doğrusu tarihte yaşamış olmayı benim kadar seven ve isteyen biriyseniz, hemen diyorum... hemen koşun oraya... doğallık bu, sadelik bu, geçmiş işte bu. Oh be!

MÜREFTE (4 Eylül 2005)

En sevdiğim sarı sonbahar....

Bu bir gezi olabilir mi? Peki bu gezi, bir yazı olabilir mi? Ya da yeme-içme-damak tadı izlenimleri sınıfına mı sokmalı?  Açıkçası hiç bilmiyorum ve tamamen sizlere bırakıyorum, öyle hoş bir tat bıraktı ki belleğimde, sadece paylaşmak istiyorum... nasıl hissederseniz öyle... ikramı benden

Üzümün yoluna düşmek, öyküsünü dinlemek, her çeşidini tatmak, bağlara dalmak, dolanmak, ne derseniz deyin ama özetle binlerce yıllık bir yolculuk bu, asmanın insana, insanın asmaya tutkusu çok uzun bir öykü... ancak bu nasıl bir tutkudur ki binlerce yıldır dünyanın dört bir yanına kollarını uzatmış, tüm sevgililerini kucaklamış, insanlıkla tarihi paylaşmış, cennet tasvirlerinin vazgeçilmez unsuru, zevkin keyfin idolu bu bitkiden kopulmuyor, terk edilemiyor... en garibanın bahçesinin duvarına bile neşe, güzellik katan, heryerde çeşit çeşit yetişebilen ve kendini her ortama uyduran asmalar... o bir anne, o bir baba, o bir tanrı, tanrıça, peşimizden gelerek bizi dört kolla sarmalamış bir yosma...

TURUNÇ (4-9 Temmuz 2005)

Marmaris’ten uğurla... doğru Turunç’a...

Marmaris... kısa anlatacağım... çünkü çok fazla şey var şehirle ilgili, çevresindeki sayısız yerler dışında Marmaris’in merkezi ile ilgili ama, benim zamanım oldukça azdı ve ne yazık ki çok kısa notlarım olabildi... ülkemizin talan edilmiş Ege ilçeleri arasında güzel diye nitelendirebileceğim bir tat bırakan Marmaris, keşfedildikten sonra diğer Ege’li kardeşleri gibi birden büyümüş, kısa bir talan dönemi geçirdikten sonra hemen kendini toparlama etkinliklerine girmiş (eh toparlamış da), kısacası birçok yere oranla düzenli ama kalabalık bir kent olmuş çıkmış... zaten doğal güzelliği, mis kokulu çam ormanları sizi öylesine büyük bir coşkuyla karşılıyor ki yoluna düşmüşken, insan kötü birşey düşünemiyor... Tanrının bir armağını o ormanlar, ah bir de yanmasalar ! Geçirdiğim tek günde, eskiye olan düşkünlüğüm nedeniyle hemen kendimi “Old City” denen eski Marmaris’e atıverdim, daracık sokaklarından, ya beyaza boyanmış ya da orjinal taş dokusunda korunmuş dar cepheli evlerin arasından, bazen yokuş bazen merdivenlerle çıktığınız yollarla kıvrıla kıvrıla dolandığınız bu yerlerde (aslında Kale’nin etrafında dönüp duruyorsunuz) müthiş bir zevk alıyor, evlerin teraslarından ulaştığınız manzara karşısında kendinizden geçiyorsunuz... bu arada şanslıysanız şehrin asıl sahipleri ile de minik sohbetleriniz oluveriyor, buranın entellektüel düzeyinin son temsilcileri olan eşi az bulunur bu tatlı insanlar, yeni düzenin getirdiklerini eleştirel bir bakış açısıyla paylaşıyorlar bizimle.

GÖKÇEADA (19-22 mayıs 2005)

Konuşur, fısıldar, şarkı söyler Rüzgar....

Yaz’ın geç kaldığı bir yıla rastladık... 2005’de... havalar serin, poyraz yakamızı bırakmıyor... resmi tatiller de uygun düşmedi, bir tek 19 Mayıs kapıyı araladı ki; toplam 4 gün ! “Durulur mu?” ... “ADA’lar sevdamın yolunu tutmam için başka zaman olabilir mi” dedim ve havanın tüm olumsuzluğuna rağmen Gökçeada rezervasyonumu yaptırdım... çok emek isteyen bir yol bu yol, ama denizin ötesine geçtiniz mi herşey orada sıfırlanıyor, 4 günlük yeni ama geçici yaşamınıza ilk andan mutlulukla başlayabiliyorsunuz.

Tenha yerleri, sade ortamları, insanları, toprağı, çiçeği, böceği, doğanın kokusunu sevenlerin, rüzgarın müziğine kulak vermeyi tercih edenlerin büyük keyif alacağı bir yerdeyiz... İstanbul’dan gece yarısı yola çıkmamıza rağmen Ada’ya ulaşmamız öğlen 13.00 sularında olabildi, kuş uçuşu yakın olduğunu düşündüğünüz bir yere 12 saatte varmak biraz can sıkıcı olsa da sonuçta yaşananlar bu zorluğa katlanmaya değer, zira zorlukla elde edilen şeyler, tadında daha güçlü, izi ise çok derin... yıllardır mahrumiyetten kurtulamamış, kurtulması için de çaba harcanmamış muhteşem Gökçeada’da belki de bu durumun devamı gerekiyor diye düşünüyoruz bir an... Biz ülkemizi biraz hor kullanıyoruz, elden giden bazı yerler için  “hiç elimiz değmeyip rahat bıraksak daha iyiydi” diye düşündüğümüz zamanlar çok olmuştur, işte hayallerimize iteklediğimiz bu dilek ya da serzenişin bugünkü karşılığı  Gökçeada! Umarım bir gün keşke – keşke hiç gidilmeseydi – keşke ulaşımı kolaylaştırılmasaydı diye üzülmeyiz.