5 Mayıs 2017 Cuma

Hemen şurası ya ERZURUM (1 mayıs 2017)


Dediler ki trenle; Doğu Ekspresi ile KARS’a gidin. Nostaljik bir yolculuk yapın. İyi yapalım da zaman az, yol uzun! Biz de sonu ERZURUM diye belledik, nostaljiyi 4 saat daha uzatmak gerekli miydi bilmem ama Erzurum’da da görecek çok yer, yapacak çok iş vardı. Üç yemek bir kahvaltı etmeden, bir gece de eğlenmeden bir yerden ayrılmamak lazım!

Yolculuk İstanbul, Pendik Garı’ndan Hızlı Tren ile başladı, çünkü Doğu Ekspresi artık Ankara’dan başlıyor yolculuğuna. Hızlı trenle Ankara’ya gidiyor, nostaljik trene geçiş yapıyorsunuz. Bizim yola çıkmamızdan beş gün önce bildirildi ki; DOĞU EKSPRESİ bizleri Kayseri’de bekleyecekmiş. Ankara’dan Kayseri’ye otobüslerle taşınacakmışız. Yapacak bir şey yok razı olduk hem 1,5 – 2 saat aralar vermek biz gezginler için hemencecik fırsata dönüştürülecek güzel ve özel zamanlar.

Ankara’da gardan çıkıp tam karşımızda bulunan Gençlik Parkı’nda yürüyüş yapmak saatlerce oturacak bedenimize iyi gelebilirdi, karnımızı doyurup yürüyüşümüzü yaptıktan sonra çayımızı kahvemizi içer, otobüsteki yerimizi alarak yolculuğumuza devam edebilirdik. Muhteşem bahar havasında mis kokulu mor salkımların arasında olmaktan daha güzel bir şey olabilir mi? Aynen yaptık bunu. Akşam güneş batıya devrilirken, kızıl ışıklarıyla kirli görüntüleri güzelleştirirken başladı Kayseri yolculuğu, tam 4,5 saat!




Kayseri’ye geldiğimizde saat 23.15 gibiydi, hava hala ılık, açık, Kayseri ise ışıl ışıldı. Tren Garında bıraktı otobüsler bizi, hemen gişeye koşup kesin kalkış saatini teyit ettikten sonra fırladık. Nereye mi? Daha önce Kapadokya seyahatlerinde Kayseri’ye kaçan arkadaşımızın önerisi ile çorba içmeye. Bir taksiye atladığımız gibi HACIBABA’ya gittik. Hemen işkembe çorbalarımızı (benimki TUZLAMA) söyledik, bol sarımsaklı sosu ve sirkeyi de boca edip lezzetli ekmeklerimizi batırarak bir güzel yedik, üstüne de çayımızı içtik ve bütün yorgunluğumuz bir anda bitti sanki, artık kalan 14-15 saatlik yolculuğa hazırdık. Buram buram kokmamız önemli değildi, çünkü kompartıman sadece bize aitti.

Doğu Ekspresi saat 00.50’de hareket etti, yataklı vagonda kendi kompartımanımızdayız. Yatakları kurduk hemen ama üst yatağı açınca benim dik oturmam imkansız. Uzun boylular için çok zor böyle işler, ne sağa ne sola hiçbir yere sığamıyorum. Bütün şımarıklığımla üstü açık tarafı kendime almayı başardım, üç kişi olduğumuz için ranzanın birini kurmak yeterliydi ve üstte yatan ben değildim. Biraz sohbet, biraz hayallerden sonra sarımsağın da etkisiyle üzerimize çöken miskinlik uykuya dönüverdi. Bu trenler ne güzel beşik gibi sallıyor insanı, ayrıca o melodik ses yok mu! Evde olsam beni deli eder ama yolda ninni gibi geldi. Sızmışım, sabah gün doğumunu bile kaçırdım, gözümü açtığımda saat 6.00 idi. Baktım hala ninni devam ediyor ben dışarıyı seyretmek istiyorum ama göz kapaklarım açık duramıyor, bir daha vurdum kendimi uykuya. Saat 7.30 da fırladım, artık etrafı izlemeli, gözlemlerimi yapmalıydım.

Sivas’ı gece atlamışız, uykuda kaçmış gitmiş durak. Oysa gecenin ortasında bir kalburabastı yenmeliydi Sivas’ta. Şimdi bizi bekleyen artık Erzincan ve zaman; yolları izlemek zamanı, sonsuz çayırları, karlı doruklarıyla sıra sıra dağları, akan suları, otlayan hayvanları, sonsuz boşlukları, uçan türlü türlü kuşları, trene bakan tilkileri, koyunları, inekleri, Anadolu topraklarının bu ıssız kesimlerini ve hala kalabilmiş el değmemişliği. İşte tüm bunları soluksuz izlemek lazım, kaçırmadan, kıymadan, yeri göğü, toprağı, renkleri izleme zamanı, belki de bir veda fırsatı. Bizim anamız; Anadolumuz bekaretini kaybedeli yıllar oldu ama yine de “cami yıkılsa da mihrap yerinde” derler ya o misal. Sessizlik, tenhalık, dinginlik, parçalı bulutlu hava, masmavi gökyüzü, pamuk pamuk bulutlar, yeşile yeni durmuş körpecik yapraklı ağaçlar, ara sıra bozkırlar, taşlar, boş topraklar, yollar, yollar ve yollar. Dereler üzerinde hidroelektrik santrallar, beton dökülmüş pis görüntülü yarım inşaatlar, terk edilmiş binalar, ağıllar, kulübeler, tarlalar. Bir küskünlük seziyorsunuz ama itiraf edemiyorsunuz. Sanki kaçmış Anadolu sizden ya da bir dargınlık var bir türlü tanımlayamadığınız. Ürkütücü bir yalnızlık hissediyorsunuz. Bütün Türkiye İstanbul’da, işte bunu idrak ediyorsunuz, bütün ülke İstanbul’a çöreklenmiş ve buraları terk etmiş.

Yol kıvrıla kıvrıla devam ediyor, en keyiflisi de trenin en arka vagonuna gidip arka kapıdan geride bıraktıklarınızı izlemek. Yol altınızdan kayıp gidiyor, raylar sanki dans ediyor, kah birbirine kavuşuyor kah ayrılıyor hatlar. Tüneller, işte en keyifli görüntüler bu sayısız tünellerden geliyor, bazısı ardada, birinden çıkıyor diğerine giriyorsunuz ve o ardışık görüntüleri mükemmel. Virajlı kısımlarda trenin başını, kırmızı lokomotifi görüyorsunuz en arkadan. İp gibi uzayıp gidiyor ve sanki siz duruyorsunuz da sadece o uzaklaşıp gidiyor usulca, yetişemiyorsunuz bir türlü, iyice yalnızlaşıyorsunuz. Beyhude bir kovalamaca gibi, yolu yiyor yiyor ama bir türlü bitmiyor. Zaman ve evrende ne kadar zayıf olduğunuzu anlıyorsunuz ve üzülüyorsunuz. Bu duygularla kendinizden geçmişken her anı saklamak ömürboyu içinizde taşımak için sürekli fotoğraf çekiyor ve bir şekilde teselli buluyorsunuz.

Tıngır tıngır ilerleyen tren Erzincan’a varıyor. Ana durak ve 7-8 dakikanız var. Korkarak trenden iniyor biraz yürüyorsunuz, bacaklarınızın ihtiyacı var çünkü, uzun süre oturmak bu yolculuğun en sakıncalı ve zor kısmı. Fırsat buldukça trende koridorlarda yürüyorsunuz ama ana durakta bunu dışarıda yapmak çok daha iyi. Treni kaçırmamak için fazla uzaklaşmadan adımlarınızı atarken düdük çalıyor ve hemen yerinize koşuyorsunuz. Erzincan’dan sonra da seyre devam ediyor, dağlar arasında kendimi kaybediyorum. Yolculuğun sonuna gelirken son dakikaları yemekli vagonda geçirmeyi tercih ediyoruz. Zaten tren oldukça boşalmış olduğundan diğer yolcular ve memurlarla iyi bir sohbet ortamı doğuyor, fırsatı kaçırmıyoruz, işin gerçeği muhabbetsiz bir son olmamalı bu yolculukta, kimiz, neyiz, nereliyiz, ne iş yapıyoruz hepsi anlatılmalı, meraklar giderilmeli.

Yol sonunda bitiyor Erzurum Garı’na varıyoruz, hemen geceyi geçireceğimiz yere gidiyor eşyalarımızı bırakıp dışarı fırlıyoruz. Burada yarım günümüz, bir gecemiz ve ertesi gün de kocaman bir günümüz var. Yorgunuz o nedenle merkezdeki yerleri ziyaret ediyoruz. Kaldığımız yer Erzurum’un tam kalbinde, heryer yürüme mesafesinde. Yakutiye Medresesi, Çifte Minareli Medrese, Kale, Camiler, Bedesten (TaşHan) bir çırpıda ziyaret edilecek kadar birbirine yakınlar. Açlıktan yürüyecek halimiz yok ama özellikle gitmemiz önerilen Emir-Şeyh Köftecisi’ne gidene kadar Yakutiye Medresesi, Lalapaşa Camii ve Caferiye Camii’ni ziyaret ediyoruz. Sonra kendimizi yemek için muhteşem bir mekana sahip olan Köfteciye atıyoruz. Adı köfteci ama Erzurum’un her köşesinde en güzelleri pişirilen CAĞ KEBABI da mevcut burada, hem köfte hem cağ kebabı ısmarlıyor ve yiyoruz. Bina ve iç mekan Rus sarayları gibi dekore edilmiş, rengarenk tavan ve duvar süslemelerine sahip inanılmaz bir yer, müze gibi de ziyaret edilebilir. Geziyor ve fotoğraf çekiyoruz.
Akşam hala olmadığı için günün sönen ışıklarının parlattığı bu en güzel zamanları Çifte Minareli Medrese, Kale ve Üç Kümbetlere ayırıyoruz. Kalede restorasyon olduğundan görüntü kirliliği olmasına rağmen Çifte Minareli Medrese harikulade güzelliğe sahip enfes bir yapı. Hemen bitişiğinde Üç Kümbetler var. Dolana dolana geziyoruz. Her zaman son derece sade ve zarif bulduğum Selçuklu Mimarisinin eşsiz örneklerine bir kere daha tanık olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Medreseden çıkınca Kale’ye yöneliyoruz, biraz tırmanınca Palandöken Dağları yönünde akşam güneşinin ışıklarıyla aydınlanmış dağ ve şehir manzarasının büyüsüne kapılıyoruz kaleden. Dalgalanan bayrağımızın kırmızısı, koyulaşmış mavi gökyüzünün fonuyla gözümüze pek güzel görünüyor, etkileniyor insan. Dağların doruklarında hala kar var ve Erzurum’u koruyan muhafızlar gibi öylece heybetiyle duruyor tepeler.

Artık Eski Erzurum Evleri’ne gidebiliriz, zira kahvesizlikten hepimiz solgunuz.  Burası Siyami Demir isimli bir işadamının 20 adet evi satın alıp onarması, müze haline getirmesi ile oluşturulmuş çok güzel bir bölge. 20.000 obje burası için bağış yoluyla toplanmış. Eskiye ait her türlü ev eşyası, süs eşyası, cihaz, alet edevat hepsi burada. Eski fotoğraflar, plaklar, radyolar, sobalar, semaverler, bakır mutfak gereçleri, dikiş makineleri, halı, kilim, eyer, silah ne ararsanız var burada. Hatta daha sonra bitişikteki eski Han da satın alınıp buraya eklenmiş. Hanın olduğu kısım kocaman bir salon, canlı müzik yapan son derece güzel bir grup var. Biz kahve içmek için oda tipi bir yere konuşlanıyoruz, kahvemizle birlikte Erzurum kadayıf burması tatlısından da bir porsiyon söylüyoruz, meşhur ustanın yerine gideceğiz ama beklemeye de tahammülümüz kalmadı. Kahve gelmeden masaya koca tabaklarda patlamış mısır ve kuruyemiş geliyor, ardından kahvelerimiz, tatlı ve likör bardaklarında elma suyu. Sunuş pek güzel. Yiyip içerken müzik başlıyor ve hemen büyük tarafa koşuyoruz Türkiye’nin her yöresinin en güzel türkülerini mükemmel bir yorumla söylüyorlar, kalkamıyoruz. Hele ki Alevi deyiş ve türkülerini dinlerken kendimizden geçiyoruz, ruhumuz besleniyor. Son türkü bitene kadar mekanda kalıyoruz ve en son kalkan biz oluyoruz. Müzisyenlerle el sıkışıp vedalaşıyoruz. Ertesi güne hazırız.

İkinci gün sabah hemen Atatürk Evi ile Kongre ve Milli Mücadele Müzesi’ne gidiyor ziyaret ediyoruz. Ardından sıra alışverişe geliyor; Erzurum’un meşhur çivil peynirini almadan dönmek olmaz, sadece çivil peyniri mi, bir sürü başka yerel ürünlerden daha satın alıyor koca bir torba-çantayı dolduruyoruz. Yüklerimizle dolaşmaya devam ediyoruz ama bu sefer hedefimiz dünyanın en güzel etlerinin merkezi olan Doğu Anadolu’nun muhteşem dönerini yemek. Benim tercihim her zaman dana eti olmuştur, dana etinden yapılan et-döner ise tek lezzetimdir. Karadeniz Bölgesinde de meşhur olan bu yemeği burada HACIBABA Lokantası’nda yiyoruz. Açıkçası parmaklarımı yememek için kendimi zor tutuyorum.

Bir şehirde merkezi ziyaret edersiniz ama yakındaki bir ilçeye gitmeden olmaz, bizim tercihimiz Tortum.  Ama yola çıkmadan önce meşhur Muammer Usta’da tatlı yiyeceğiz. Kadayıf Dolmasının adresi burasıymış, biz de hemen gidiyor, dolma dışında diğer çeşitlerden de bir kokteyl yaptırarak afiyetle yiyoruz.




Tortum Erzurum’a 60 km uzakta bir küçük ilçe, aslında Tortum ile anılan yerler epeyce dağınık halde, Kalesi 14km uzakta, meşhur Tortum Şelaleri ise 50km daha ötede. Adı Tortum ama şelaleler neredeyse Artvin’de. Anlayacağınız Erzurum-Artvin yolu üzerindeyiz, dağlar arasında 2090 rakımda dolaşıyoruz. Burası Çoruh Vadisi bölgesi özelliklerinde. Yol boyunca Tortum Çayı da yanımızdan akıyor, bu çayın heyelanla (tahminen 400 yıl önce deniyor ama daha eski olduğu iddiaları da var) tıkanması sonucu oluşan Tortum Gölü ise ayrı bir güzellik. Gidiyoruz güzellikler arasında ama sabrımız artık tükeniyorken Şelalelere geliyoruz. Burası çok hoş bir sayfiye bölgesi, Erzurum’dan daha çok Artvin’den gelen misafirler var, Yusufeli 30km ilerimizde çünkü, o derece yakın. Şelalenin çevresi ve döküldüğü noktada oluşmuş gölcükler gerçekten şahane bir manzara oluşturuyor, dolaşıyoruz çevresinde, merdivenler ve demir parmaklıklar var. Önlemler alınmış.

Kısa bir çay molası ile dinlenirken artık dönüşe geçmemiz gerekiyor çünkü daha Tortum’un içini gezeceğiz. Bu arada Tortum ve şelaleler arasında yer alan Uzundere İlçesi’ne de girip arabayla kısa bir tur atıyoruz çünkü Uzundere son cittaslowa’mız yani “yavaş şehir” ünvanını almış naif bir yerleşim, Uzundere’yi de görüyor ve rotamızı Tortum’a çeviriyoruz yeniden.

İlçeye geldiğimizde yerli halk ile müşerref oluyoruz, yerel giysiler içinde dünya tatlısı bir kadın yolumuzu kesiyor. Saçlarını ve başını bağlama modeline hayran kalıyorum. Frida Kahlo’ya benziyor kadın, fotoğrafını çekmeye çekiniyorum. Bize eski evlerin olduğu yerleri tarif ediyor, eskilerin yıkıldığını yeni betonların yapıldığını hiddetle anlatıyor. Yüzü üzgün, o da benim gibi bedbaht bu konuda. Sarılıp vedalaşıyor, gösterdiği rotada ilerliyor sokak içlerinde çekim yapıyoruz. Akşam olmuş sobalar yanmış, bacalardan çıkan duman ve kükürt genzimizi yakmaya başlamış artık. Bu durum gezimizin sonunun yaklaştığını da işaret ediyor bize, ışıksız hava, bulutlanmış gökyüzü, puslanmış gözlerimiz ve havada hüzün kokusu kuvvetle hissediliyor. O küçücük yerlerdeki insanları kendi çaresizlikleriyle başbaşa bırakırken, çekip giderken nedense bir garip sızlıyor yüreğiniz. Koskoca ilçe ve 18000 nüfusu ya var ya yok. İstanbul’daki konut projeleri kadar bir yer. Güneşin batışına son kez bakıp arabaya geçiyoruz ve havaalanının yolunu tutuyoruz.

Tren, Otobüs ve Uçak seyahatleri ile neşelenmiş bir değişik geziyi daha bitirmenin keyfiyle havaalanında kahvelerimizi yudumluyor, yorgun bedenimizi koltuklara gömüyoruz. Son kahve çok iyi geliyor hepimize, şimdi sıra uçağa geçip yerleşmekte.


Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı ve herkesin gözünün olduğu dağ kenti Erzurum, bu topraklarda yaşayan herkes için görülmeye değer. Taş gibi dağ havası, karlar altındaki coğrafyası, güzel manzaraları görünce “iyiki gelmişim” diyorum. Ülkemizin bitmeyen, tüketilemeyen güzelliklerinden biri daha ardımızda kalıyor.

NOT: Fotografların bazıları gezgin dostlarım Serap Selçuk ve Sevinç Aytin'e aittir, paylaştıkları için teşekkür ediyoruz.





















































1 yorum:

http://gezginruhu.net/ dedi ki...

Nefis bir yazı olmuş, kalemine sağlık . :)