14 Kasım 2016 Pazartesi

Bir Başrol Olmalı - SİLLE (12-13 kasım 2016)


Avrupa’nın en güzel köyleri, Toskana’da cennet kasabalar, Fransa’da küçük şatolar, Provence bölgesindeki eşsiz yerleşim yerleri, uğruna şarkılar bestelenmiş Positano, Portofino. Durmadan bunları duyuyoruz, sürekli bizlere pazarlanıyorlar, televizyonlarda hep izleyip, seyahat eklerinde bunlarla ilgili yazıları onlarca kez okuyup, imrendiriliyoruz. Aklımızı başımızdan alan en romantik, içimizi gıdıklayan en eğlenceli filmler hep buralarda çekiliyor ve finalde yemin ediyoruz, ilk işim buraya gitmek olacak diye!

Ben ülkemde gezerken, nedense el değmemiş, ağırlıklı olarak harabeye dönmüş, yıpranmış, eskimiş ve aslında pek de bol olan, öte yandan yirmi tanesi bile onarım, restorasyon süreci yaşayamamış, yazık edilmiş küçük yerleşimlerde, kendi filmimin içine düşerim. Perdede orayı cennet gibi yaratır, başrol oyuncusu olarak da mutlu sona koşarım. Pek çok örnek verebilirim bunlara, yıllar önce gittiğim Uçmakdere, bir zamanlar dünyadan haberi olmayan Sığacık, hayran olunası Adatepe; şimdilerde artık herkesin bildiği yerler ve çoktan yükünü tuttu gitti ama yıprandı, o derece hoyratça harcandı. Kısacası filmin sonunu herkesler öğrendi.

Gökçeada’nın bütün köyleri mesela, hepsi ayrı bir filmdir benim için, oynamaktan bıkmazsınız. Peki ya hiç bilinmeyenler; Trakya, Ege, Marmara, Batı Karadeniz, Doğu Karadeniz, İç Anadolu, Akdeniz ve tümüyle Doğu illerimiz, sayısız köye, kasabaya sahip değil midir?

İşte bunların içinden sıyrılıp şansı yakalamış en son yerlerden biri de SİLLE. Esas itibariyle, yenilenme, bakım görme, insanların bilgisine sunulma sürecine girdiği için sevinmeli mi üzülmeli mi henüz tam ayırt edemesem de, çokça başarılı olmayan restorasyonların ağır darbelerine henüz tümüyle maruz kalmamış bu güzeller güzeli köyü gördüğümde hayallerime inanamadım.


Köye girdiğim anda büyülendim, bu bölgede böyle bir yer olması beni çok şaşırttı. Pürüzsüz Konya Ovası’nın bir yerinde sipsivri tepelerle kuşatılmış çok eski tarihi ve aykırı bir yer, ovaya meydan okurcasına oracığa konuşlanmış.

Anadolu’daki en eski yerleşim alanlarından biri, tarihi MÖ.5000-8000.lere kadar dayanıyor, Anadolu’nun Türkler tarafından ele geçirildiği döneme kadar Hristiyanlığın en önemli dini merkezlerinden biri, Türkler zamanında ise Ortodoks
Karamanlıların Köyü oluyor. Mübadele zamanı bu halk, Rumlarla birlikte Yunanistan’a gönderiliyor, Türk kökenli Hristiyan kavmin bir kolu bugün Yunanistan’da yaşamaya devam ediyor. Herkes onları Yunanlı kabul ediyor. Trajedik bir ortada kalmışlık.

Göç olur da geride terk edilmiş evler, kiliseler olmaz mı? Yine 1000 yıl önce Orta Asya’dan gelenler kendi medeniyetlerini inşa etmez mi? Köyü gezerken bu sentezi çok iyi hissedebiliyorsunuz. Kiliseler malumunuz, sayısız, mağaradan tutun da gayet büyük emekle inşa edilmiş taşyapı olanları da var, kiliseden dönüştürülmüş ve bu dönüşüm sade, basit, şirin tahta bir minareyle halledilmiş, gözü ve gönlü okşayan camiler ise keza. Hatta oraya uygun şekilde yakın geçmişte (18.yy gibi) inşa edilenler de eskilerle yarış halinde. Hepsinde Selçuklu mimarisinin zarif, gösterişsiz ve benim için mükemmel hali mevcut ve gözleri yormuyor, kendine hayran bırakıyor. Güzeller güzeli, makyajsız bir kadın gibi.
 


Hemen iki örneği görüyor ve ziyaret ediyoruz. Aya Elenia Kilisesi ve Müzesi heybetli hali ile dikkati çekiyor, restorasyonu tamamlanmış bu eski kilise zaten daha önce mağara kilise olan bir alanda inşa edilmiş, ayrıca Sille’yi çevreleyen tepelerin etekleri mağara kilislerle dolu. Hepsini tek tek gezme imkanı var. Aya Elenia Kilisesinin içi oldukça güzel, ikonalar, tavan süslemeleri, minber hepsi enfes. Hayranlıkla izleyip bol bol fotoğraf alıyoruz.

İkinci örneğimiz ise Sille’ye en tepeden bakan küçük Karataş Camii. Aslında çok da eski olmayan bu camii epeyce harap olmuşken 2007 yılında restore edilerek hizmete açılmış küçük ve sevimli bir ibadethane. Hele dışındaki tahta minare insanları kendine çekmeyi başarıyor. Camiyi, minicik avlusunu ve pek sade olan içini geziyoruz. Tahta kapı, tahta minber, hepsi görmeye değer.


Köye bu noktadan bakarken, Konya’dan 20 dakikalık araba yolculuğu sonucu ulaştığımız köyün kapısı, dolaşırken içinden geçtiğimiz dar sokakları, evleri, Tarihi Sille Hamamının yerini tekrardan tespit ediyoruz. Bu arada her ne kadar yıkılmış da olsa, hayalet bina görünümünde etrafa gerilim de salsa, karşımıza çıkan evlere hayranlıkla bakıyoruz. Girişteki evlerin neredeyse tamamı kafe, butik otel ve restorana dönüştürülmüş. Bu arada otel mi tarihi eser mi insan zor ayırıyor, gerçekten çok güzeller. Bu noktalarda kahve molası vermek anlatılmaz bir keyif. Karataş Camii’nden aşağıya kestirme yollardan ya da mahallelerin içinden geçen ve birbirine bağlanmış dar sokaklardan iniyoruz. Taşlar ilgimi çekiyor, evlerin yapıldığı taşlar, yine duvarların örüldüğü taşlar; gözüme çok güzel görünüyor, meğer buraya özgü imiş bu taşlar. Evler de hep bu taşlardan yapılırmış.


Yine ana merkeze doğru ilerlerken mum yapım atölyesine rastlıyoruz, o kadar kalabalık ki içeri giremiyor, sadece dışarıdan bakıyorum. Yalnız mumlardan yayılan aromatik kokular çok güzel, Sille mum yapımıyla ünlü bir yer. Tarih boyunca burada mum imalatı yapılmış hep. Diğer bir sanat ise çömlek yapımı, zaten kafelerde ikram toprak fincanlarla ve bardaklarla yapılıyor. Yok olmuş bu sanat yeniden canlandırılmış anlayacağınız ve hayatın içine dahil olmuş.

Dolaşmaya devam ederken tarihi Sille Hamamı’nın yanından geçiyoruz sonrasında ise ÇAY Camii. Aslında hamam buradaki en eski yapılardan biri, 800 yıllık bir bina ve çayın hemen yanında yer alıyor. Çay mı? Sillenin yanına kurulduğu, şıkır şıkır akan çay, yani akarsu. Çayın kenarındaki cami de elbette  ÇAY Camii olarak adlandırılmış.

Çayın öte tarafında yükselen tepelerin eteklerinde sayısız mağara kilise var, bu kiliselerin baktığı tam karşı tepelerde ise çok eski mezarlar. Mezar taşları o kadar fazla ki; bir an dikilitaş tarlası gibi bir manzara algılıyorsunuz.

Filmi unutmayalım. Çayı, dar sokakları, taş duvarları, minik ibadethaneleri, hamamı, okulu, lokanta ve kafeleri, meydanı, harap evleri, tepeye dolana dolana çıkan yolları hayalimizle gözden geçirelim. Asla Disneyland ya da şeker hamurundan yapılmış pasta gibi olmayan, çirkin, rengarenk hale getirilmiş sevimsiz yeni şehirlere benzetilmeden, sadece küçük dokunuşlarla zamana karşı güçlendirilen yapıların zerafetle yenilendiğini düşünelim. Kapıların üstünden, pencerelerden sarkan çiçekler, duvarları saran sarmaşıklar, akarsuyun kenarında yemyeşil ağaçlar getirelim aklımıza, düşleyelim. Ne farkı var dünyadaki

diğerlerinden? Aslında en fazlası bu topraklarda, en dokunulmazı, en bozulmamışı, en güzeli. Tek yapmamız gereken, değerini bilmek.

Zamanımız kısıtlı, benimkisi sadece günlük bir ziyaretten ibaret. Buraya uzun soluklu gelmek ve her yerini eksiksiz gezmek, havasını yaşamayı tercih ederim. Bu tadımlık ziyaret bana gelecek günlerim için plan yaparken bir seçenek daha kazandırdı. İnsanın ömrü çok kısa, nereye kullanacağını bilemiyor. Gezmek ise ne yazık ki bir ömre sığmıyor, tıpkı okumak gibi.



Hiç yorum yok: