2 Temmuz 2011 Cumartesi

Bodrum (mayıs-haziran 2011)

Yıllar sonra Bir Bodrum Yazısı


Artık yazan yok, yazılsa bile zaten okuyan da yok. Tükettik Bodrum’u, eskittik, bitirdik, yok ettik belki. Yıllar önce bıktık, bir kenara attık; sanki eski bir terlik gibi. Yalnız öyle bir alışkanlık var ki, arada sırada ayağımıza geçirip, şıpıdık şıpıdık yollara düşesimiz geliyor. İllaki bir uğrayıp halini hatırını sorasımız geliyor. Özlüyoruz sıla gibi, çocukluğumuz, gençliğimiz gibi, kaybettiğimiz büyüklerimiz, dostlarımız, sevdiklerimiz gibi. Eski resimlere bakıp da iç geçirdiğimiz yerleri özlediğimiz gibi.

Yıllar itibariyle çeşit çeşit koylarının da keşfi ile el sürülmedik yeri kalmamış Bodrum’un. Zamanında köy, koy, yolu suyu yok diye rağbet görmemiş, mis kokulu mandalina,limon bahçeleri ile çevrelenmiş, üç beş evden oluşan o eski yerlerden şimdi pek kalmasa da içinde yaşadığınız an’ın geçmişle yaptığı gelgitleri yaşamak ve aynı anda hüznü, kederi ve keyfi tadabilmek adına orada olmak güzel. Tercihimden mutluyum.

Bu sefer ne mi yaptım? Çok basit, sıradan, herhangi bir günü yaşar gibi şeyler bunlar. Gümbet’ten Bodrum’a yürüdüm mesela. Eskiden birbirine boş bir yolla bağlı olan bu siyam ikizi yerler arasında yürüdüm ama nerede başlayıp nerede bittiklerini anlayamadım. Zira sınırlar kalkmış. Yürürken hala tek tük kalabilmiş evlerin birinin bahçesinden dışarı dallarını sarkıtıp, bana elini uzatan dut ağacı ile selamlaştım. Dutun çığlık çığlık çağrısına kulak verdim, evin duvarına çıktım ve her biri baş parmağım gibi olan kara dutlarından avuç avuç yedim. Ben Bodrum’da yılın ilk dutunu yedim, denize koşmadım, tenimi yakmadım, doğayı kokladım, el sürdüm uzattıklarına.

Bodrum’a batı yakasından ilk ara sokaktan girmeyi tercih ettim. Eski mahallelerin ve evlerin yer aldığı, yerleşik Bodrum tarafını arşınladım. Dar sokaklardan yürüdüm, mahalle sakinlerinin balkonlarda kahvaltı edişine tanık oldum, esnafın babadan kalma dükkanlarının açılışına eşlik ettim. Begonvil çiçeklerinin sokağa taştığı bahçe kapılarına bakıp, geçmişi hayal etmeye çalıştım. Yürüdüm, yürüdüm ve sahile vardım. Yat limanı tarafına. Canım kahve istedi ve oradaki kulübemsi mekanın yanında bir sandalyeye çöktüm, bir şekilde yamacımda biten çocuğa orta kahvemi söyleyip denize baktım. Havanın parçalı bulutlu serinliğinde yorgunluğumu çıkartıp tekrar yollara düştüm.

Kaleye doğru yürüdüm, yürüdüm ve öte tarafına geçtim mesela. Çarşının içinden ilerledim, Cumhuriyet Caddesi boyunca gidip doğu yakasının sonuna olan yol hedefimin izini sürdüm. Özgün sandalet imalatçılarının olduğu ara sokaklara girdim. Deri kokuları hala burnumuza geldiği için sevindim, sayısı hayli azalmış bu imalatçıları gezdim. Yavaş yavaş gezindim buraları. Her dönem gençliğin Kabesi olan ve gitmeyenin adamdan sayılmadığı Halikarnas Diskonun tabelası önünde uzun uzun durdum, baktım ve 20 yıllık bir yolculuk yaptım. Hoşuma gitti buranın bile hala duruyor olması. Tenimi yakmadım, denizle kudurmadım, el sürdüm geçmişe, izlere, hayata.


Yeniden deniz kenarı tarafına geçtim. Yatlara baktım, Kalenin çevresinde dolanıp Denizciler Kahvesine girdim. Hiç adetim olmadığı halde koca tabak patates kızartması söyledim ve yanında buz gibi bir de bira. Biramı kızartmanın eşliğinde içtim, iyice dinlendim. Hemen komşu mekan Kale Cafe’nin dondurma reyonuna geçtim. Son yıllardaki yozlaşmayı hesaba katarak dondurmanın klasik Türk dondurması olup olmadığını belki yüzüncü kez sordum. Adamcağızın mutlulukla karışık tepkisi ile siparişimi verdim. Koca bir kap içinde dört çeşit dondurmam hazırlandı, bir top da bana iltimas geçildi. Gerçek bir dondurma sever olmamın ödülünü keyifle yedim. Ağzıma layıktı hepsi.

Bir günü böyle bitirdim. Bir başka günü nasıl geçirebilirdim? Yine benzer bir temayla!
Tenimi yakmadım, sabahlara kadar içip sarhoş olmadım, vıcık vıcık gürültülü mekanlarda saçmalamadım. Ruhumu sevindirdim bahar kokusunda, begonvil pembeliklerinde ve dut yapraklarında.

Gölköy ve Türkbükü’nü görmek istedim. İlk kez 18 yıl önce görmüştüm buraları. Köy Gölköy ve köy Türkbükü. Bunlar da siyam ikizi idiler ama bir farkla. Siyam ikizleri ameliyatla ayrılırlarken bunlar nedense bitiştirilmişler, birbirine dikilmişlerdi. Bodrum’dan bindim minibüse. Buralarda tek değişmeyen şey otogar ve minibüsler. Hakikaten hep miniler ve hiç genişleyemeyecekler! Torba yoluna saptık. Kuzeye tırmanacağımız bu yolculukta mis kokulu çam ormanlarının olduğu denizsiz iç kesimlerden kıvrıldık gittik. Yer yer hançerlenmiş bu yeşil topraklar hala ilk gördüğüm güzelliği bana hatırlattılar.

Önce Torba çıktı karşıma, eskisi gibi güzel ama fena halde kalabalıklaşmış. Yat limanı rezil bir şekilde büyümüş, büyütülmüş. Bu yat limanı travmasının sonu ne olacak diye acı acı düşündüm Torba’ya bakarken; bakıp da geçtim zaten, inmedim hiç şehirleşmiş yabanlığa.

Derken Gölköy’e geliverdik. Hala mandalina bahçeleri mevcut ama öyle uçsuz bucaksız değil. Öyle beş, on evle sınırlı hiç değil. Kocaman bir belde olmuş, hiç eksiği olmayan bir çarşı, kat kat binalar, otel, pansiyon ve siteler. Herşeye rağmen yine de güzel; içinde olmak, sahilinde yürümek, kıyıda, denizin kollarında şıkır şıkır parıldayan taşları izlemek, hepsi çok güzel.

Ve ardından Türkbükü. İkizleri hem ayıran hem birleştiren o tepeden ikisine bakmak, muhteşem manzarayı nefesini tutarak izlemek, yıllar sonra ve bu haldeyken bile çok güzel. Eski halinden eser olmayan ancak; yaz kış ikamet edenlerin tercihi olan Türkbükü, efsanevi şöhretinin tüm gösterisini bana yaptı. Deniz kıyısındaki tahta iskeleler kaldırılmış. Hiç değilse belli bir kenarda bırakılmalıydı dedim içimden. Ters düştüm tüm ezberlerimle ama dedim işte. Sahil mükemmel olmuş, çakıl çakıl parıldayan bir deniz, tekneler ve yürüyüş yolu, ardında dizilen dükkanlar, mağazalar, restoranlar ve barlar. Tahta masa-iskemlelerinde, rakı-balık olayını deniz üstünde yaptığımız Türkbükü, yeni çehresiyle de hoşuma gitti. İtiraf ediyorum: “siz hala çok güzelsiniz kızlar” ve “biz sizi sevmekten bıkmadık”. Bunları içime haykırıp arkama, dağlara baktığımda da gözlerimin kaşındığını, genzimin gıdıklandığını hissedip, bunca taş yığını kimin pisliği diye düşündüm, bunu da yazmadan geçmeyeceğim.

Sahilde, eski bir dostumuzun mekanında mola verdim. Birlikte çay içip dakikalarca sohbet ettik. Sabah yağan yağmurun kızdırdığı havada, saman çatıların altında yapılan bu molanın dinginliğinde geri dönüş yoluna girdim. Yolda, minibüsün penceresinden hem arkama baktım hem önüme; kıvrılan denizin takipçisi oldum delicesine, bembeyaz bulutların desenlendirdiği masmavi gökyüzü, yeşillik, mandalina bahçeleri, yol, deniz, tekneler ve günbatımı. Bodrum’da bunlar oldukça tatlı. Dil sürdüm balına, şerbetine, kokladım mandalina yapraklarını, kopardım yeşillerinden birkaçını, katmak için sodama.

Bitez, Yahşi ve Ortakent. Buralar benim ikinci durağım. Kendini yıllar önce olgunluk mertebesine teslim etmiş Bitez, bu yılın kış döneminde yaşanan yoğun yağmurlar nedeniyle ciddi yaralar almış. Küresel iklim değişikliği Bodrum Yarımadası’nı çok olumsuz etkilemiş ve bunun en büyük faturasını ise Yahşi beldesi ödemiş. Güzel Yahşi, tertemiz denizi, yeşil doğası, ardında yükselen tepelerden gelen esintinin ferahlattığı şirin köy. Daracık daracık sokakların denizle buluşturduğu büyük meyve bahçeleriyle kuşatılmış, akşam saatlerinde sessizliğin ve sükunetin beyninizi vakumlayıp boşalttığını hissettiğiniz, Tanrıya sipariş yerler; Yahşi Yalısı, Bağlar ve Akyarlar.

İnşaat canavarlarının hiç ara vermeden yere göğe yaptığı beton küpler, bunların arasında direnmeye devam eden ve bize, özgün usullerle yapılan peynirleri sunan köylülerin bahçeli küçük evleri, bahçelerindeki inekleri, tavukları ve keçileri. Hepsi bir arada, öyle güzel ve neşeli ki! İnsanlık direnmeye devam ediyor” diye düşünüp durdum içimden. Düşündüm hep sabahları mis gibi yerli çizik zeytinleri yerken, peynirleri dilim dilim ağzıma atarken, zeytinyağlarını koklarken. Bu güzellikler, ben oradayken devam eden Marina inşaatı ile hadım edilirken, birkaç yıla kadar hiçbirini bir daha asla bulamayacağımı anladım ve var gücümle dolaştım tekrar tekrar köy evlerini, tepeleri ve bahçeleri. Sevdim son kez dut ağaçlarını, yedim bana sunduklarını.

Bu badirelerin sonunda, evet hep sonunda kendimi Bodrum merkeze attım. Kirlenen yalıları görmek istemedim bir daha. Kesilen ağaçları, verimsizleşen meyve bahçelerini, masum masum bakan inekleri, keçileri defalarca görmek istemedim. Bodrum Çarşısında gezdim amaçsız, hedefsiz. Sırt çantamla birlikte sarhoş bir serseri, pespaye bir sürtük gibi salındım, didik didik ettim sokakları. Kahve içtim, çay içtim baktım olmuyor karar verdim. Girdim Kortan Restoran’a, oturdum hemen denizin dibindeki masaya. Nasılsa artık bulup da yiyemeyeceğiz diyerek koca tabak ahtapot salatası sipariş ettim. Yanında peynir ve zeytinyağlı soslu patlıcan istedim. Bir kadeh kırmızı şarap da geldi masama. Çılgın gibi esen Karayel, ürperen kollarım, üşüyen bacaklarıma aldırmadan yavaş yavaş yedim sevdiğim şeyleri. Gözümü denizden hiç ayırmadım, rüzgarın söylediği şarkıyı dinledim ve onu hiç susturmadım.

Bodrum Bodrum....

24 mayıs - 12 haziran 2011

1 yorum:

atesinsesi dedi ki...

masmavi bi karanlık